9 Eylül 2010 Perşembe
Age of Innocence
E.R, ilk kadronun henüz dağılmadığı sezonlarını her hafta, hafta sonundaki tekrarıyla birlikte çılgınca seyrettiğim, sonradan nedense eskisi gibi takip edemediğim bir tv efsanesi. 15. ve son sezonunun tekrarlarını hafta içi her gün e2'de iftar sonrası izledim ve çok başarılı bir oyuncu keşfettim. Yukarıdaki sahneyi ohaa nidalarıyla izlediğim ve çok etkilendiğim için paylaşmak istedim. Bu sahnede acil serviste yaşanan benzer bir vakada kendini bularak, beklenmedik bir anda(aynı zamanda kendini herkese çok açmamasıyla tanıdığımız karakterden beklenmeyecek bir şekilde) çocukken uğradığı cinsel tacizi anlatmaya başlayan Dr. Simon Brenner, aslında diziye bir önceki sezon girdiğinde Barney Stinson benzeri womanizer bir karakter sergiliyormuş. Arada izlediğim birkaç bölümde stajyerlerle yatıp göt gibi ortada bıraktığını filan hatırlıyorum. Sonra bu sezonu izledim ki, adamın çocukluğundaki travma öyle böyle değilmiş. Dahası bildiğin aşık olup süper romantik jestler yapan bir herife dönüşmüş, hatta Hint güzeli cerrah kızımız marifetiyle kıçına tekmeyi bile yemiş.
İzleyebildiğim kadarıyla karakterdeki değişimleri çok güzel yansıtıp, hep öne çıkan bir performans sergileyen aktörün adı David Lyons imiş. Kendisi The Mentalist'in Patrick Jane'i Simon Baker gibi bir Avustralyalı ve "a"ların yazıldığı gibi okunduğu Aussie aksanını sevdirenlerden. Bu gibi underrated performanslar izleyince Emmy, Golden Globe gibi organizasyonların ne derece isabetli seçimler yapabildiklerini sorgulamadan edemiyor insan. Belki kıyıda köşede kalmış müthiş yetenekler var ama yeterince popüler olmadıklarından haberdar değiliz. Di mi Güntekin?
3 Eylül 2010 Cuma
Nostaljim geldi
Gitmeyen trafikte 2 saat serviste bunalan beyaz yakalılar güruhunun içindeki ilk Cuma günü. Milyonlarca insan ömürlerinin en güzel zamanlarını birtakım patronlar daha zengin olsunlar diye harcamak için can havliyle klimalı ofislere gidiyorlar sabahları. Akşamları da insani ihtiyaçları için gerekli zamanı çıkarırsak birkaç saat yaşamak için evlerine dönüyorlar. Modern kapitalist düzen fazla seçenek bırakmamış insana. Seçtiğini zannediyorsun ama seçemiyorsun aslında.
Bunların Kenan Doğulu'yla bi alakası yok tabii. Eski saf zamanları hatırlatıp hüzünlendirmesi dışında. Yazmışsa bozmak olmaz di mi Kenan?
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Güzel laflar
"Being alone is the prison, just thinking about yourself, just being trapped in this vortex of always watching yourself. Which, i suppose, is ok if you're interesting. Truth is, nobody's that interesting."
Brenda Chenowith - The Trap
Brenda Chenowith - The Trap
Oh Yes!
62. Emmy Ödülleri'nin Creative Arts kısmıyla alakalı ödüllerin kazananları açıklanmış. Adeta bir amerigalı gibi oh yes dememe sebep olan da pek sevgili NPH'in sonunda Emmy kaderini yenip 2 ödüle birden kavuşması oldu. Birisi Glee'deki misafir oyunculuğu, bir diğeri de 63. Tony Ödülleri'ndeki performansı sebebiyle. Kudos diyoruz buradan kendisine.
Söz konusu bölümdeki tüm kazananların listesi için: Tıkla!
O zaman beni de Glee izlemeye sevk eden Dream On sahnesini buraya not düşelim bence:
Söz konusu bölümdeki tüm kazananların listesi için: Tıkla!
O zaman beni de Glee izlemeye sevk eden Dream On sahnesini buraya not düşelim bence:
26 Ağustos 2010 Perşembe
Alone
Off, çok 80'ler. Durup dururken yapayalnız hissetmek. Ölene kadar böyle olmasından korkmak. Gerçekten saatin tiktaklarını dinleyerek ve duvarlara bakıp düşünerek geçen zamanları hatırlamak. Zamanın hiç geçmemesinden sıkılmak ama geçmesinin de içe korku düşürmesi. Neyse işte, ben anlatamıyorum. Heart anlatmış. Efkarlandım akşam akşam.
25 Ağustos 2010 Çarşamba
Inception
# Haftaya bugün yeni bir başlangıcım olacak. Güzel bir insanın bir cep telefonu mesajına sığdırabildiği gibi, hayatın bir anda değişebilmesi çok ilginç. Bir an hüzünden ölüyorken bir an sonra içi içine sığmamak nasıl bir şey ki? Scrubs'ın bir bölümünde ölmek üzere olan amcanın ölümü kabullenemezken söylediği cümledeki gibi: Bir an buradayken bir an sonrası olmama düşüncesini anlayamıyorum. Hayat anlardan ibaret galiba sahiden.
Homer Simpson Inception'ı böyle algılamış. Herkesin kafa bi dünya olmuştur zaten. Suç Homer'da değil, düz insan, net. Neyse, iyiydi hoştu. Ama beklentimi çok yükseltmişim sanırım. Daha ağzımı açık bırakacak bir şey bekliyordum. Film süresince aklıma Puslu Kıtalar Atlası ve Descartes'ın çinili soba deneyleri geldi. 4. boyutun keşfinden sonra gerçeklik bildiğimiz gerçeklik değil zaten artık. Paralel evrenlere çok alıştık filmlerde dizilerde. Rüya denen şey de hep düşündürmüştür beni. İslami bir boyutu da var mesela oldukça metafizik. Hatta rüya tabirleri var. Bu rüya tabirlerinde de hep erkeklere seslenilir zaten uyuz olurum. Ama rüyaların bilimsel açıklamaları da var. Hatta La Science des Rêves diye çok sevdiğim bir film var serbest çağrışmak gerekirse. Inception'a dönecek olursam bir nebze daha, neden Leonardo DiCaprio'dan başka birisi hiç düşünülmemiş anlam veremedim. Joseph Gordon-Levitt çok iyi olmuştu yalnız. Kızı öptü ya rüyadayız ayağına çakal, daha bi sevdirdi kendini. Daha da yorum yapılacak bişi yok. İzlenesi.
# Bu Homer'da da bir Türk dayısı tipi yok mu allasen? Ayrıca ecnebilere üzülüyorum. Dayı ile amcayı ayıracak kelimeleri yok. Bilmiyorum belki başka dillerde vardır ama Avrupa dillerinde yok mesela böyle bir ayrım. Hiç dayı ile amca bir olur mu? Dayı daha bize yakındır, daha candır, amca gibi mesafeli değildir. Şöyle bir insandır dayı:
# Tuzla'ya gitmek için efsane otobüs 500T'ye bindim bugün. Tuzla da İstanbul lan. Vay anasını. Git git bitmiyor şehir. Asker ziyaretini de tecrübe ettim. İnsanın kardeşini iğrenç kamuflaj kıyafetleri içinde görmesi de bir tuhaf hissettiriyor. Annem elleriyle yaprak toplayan askerlere bakıp "tırmıkla daha kolay hallediverseler ya" dedi. "E o zaman mantıklı bir şey yapmış olurlar anne." dedim. Çok mantıksız işler bu işler sahiden.
# Annemin İETT'ye yabancılığı beni çok eğlendiriyor. Dengeyi sağlamakta çok zorlanıyor mesela otobüs hareket ettikten sonra. Her otobüste oturulabileceğini zannediyor. Geçen bir otobüste bir hayli ayakta yolcu vardı ama balık istifi değil, bana gayet makul görünüyordu. Ben ilerleyebildiğim kadar ilerledim, arkamı döndüm baktım benimkisi biletçi adama kızıyor ne bu insanlara eziyet ediyorsunuz diye. Düşündüm aslında haklı kadın. Ama rezilliği o kadar kanıksamışız ki. Nefes alacak delik kalmayana kadar üst üste bindirilmedikçe kimse sorgulamıyor çok dolu otobüsleri. Bir de iettyi dolmuş gibi kullanmaya çalışıyor annem. İnecez burda gel düğmeye basalım diyorum. Burada durmasın biraz daha ileri gitsin diyor. Eldürür insanı bu annem.
# Rumca-Lazca kelime dağarcığıma bir kelime daha kattım geçenlerde. Çosa. Sahil demekmiş. Ama o "ç" çok zor çıkar benden. Ehlinden duymak lazım. Bildiğimiz ç gibi değil. Çok acayip gırtlaktan gelen "h"ler vardır bir de. Halhaliga kelimesini hatırlattı geçen akşam soulfrog. Bizimkiler öyle lüzumsuz kelimeleri biliyorlar ki aklım şaşıyor. Ne demekti kız bak yine unuttum. Çok lüzumsuz bişiydi ama.
# 2 gündür loop vaziyetinde Locke'd Out Again dinliyorum nedendir bilinmez. Allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın. İnsanın içini karartıyor bu eserinde Michael Giacchino.
# Bir de dün uyumadan 3-4 kez bunu izledim. Bugün şarkı çınlayıp durdu beynimde. Neyse ki çok optimistik:
# Geçenlerde E.R.'ın finalinden önce hazırladıkları özel bölümü izledim. Zamanında böğrüme öküz oturtan anları hatırladım. Taa ortaokulda TGRT'de Türkçe dublajlı seyrediyordum ben bu diziyi gecenin bir yarısı tek başıma. Doktor olmak istememe neden olacak kadar etkilemişti beni. Dizi yaşananlar ve karakterler açısından oldukça realistik olsa da söz konusu doktorların idealistliği bir hayli ütopikti aslında. Neyse Somewhere Over The Rainbow'un ağlatabildiğini de görmüştük Mark Greene sayesinde. Son bölümde kendisinin çok güzel bir şekilde yer bulması çok duygusal olmuş diğer bütün bitiş öyküleri gibi. E.R.'ı seviyorum.
# Yine hüzünlendim bak. Neyse ki Umut Sarıkaya var:
Yatalım uyuyalım ya. 2012'ye ne kaldı şunun şurasında?
Homer Simpson Inception'ı böyle algılamış. Herkesin kafa bi dünya olmuştur zaten. Suç Homer'da değil, düz insan, net. Neyse, iyiydi hoştu. Ama beklentimi çok yükseltmişim sanırım. Daha ağzımı açık bırakacak bir şey bekliyordum. Film süresince aklıma Puslu Kıtalar Atlası ve Descartes'ın çinili soba deneyleri geldi. 4. boyutun keşfinden sonra gerçeklik bildiğimiz gerçeklik değil zaten artık. Paralel evrenlere çok alıştık filmlerde dizilerde. Rüya denen şey de hep düşündürmüştür beni. İslami bir boyutu da var mesela oldukça metafizik. Hatta rüya tabirleri var. Bu rüya tabirlerinde de hep erkeklere seslenilir zaten uyuz olurum. Ama rüyaların bilimsel açıklamaları da var. Hatta La Science des Rêves diye çok sevdiğim bir film var serbest çağrışmak gerekirse. Inception'a dönecek olursam bir nebze daha, neden Leonardo DiCaprio'dan başka birisi hiç düşünülmemiş anlam veremedim. Joseph Gordon-Levitt çok iyi olmuştu yalnız. Kızı öptü ya rüyadayız ayağına çakal, daha bi sevdirdi kendini. Daha da yorum yapılacak bişi yok. İzlenesi.
# Bu Homer'da da bir Türk dayısı tipi yok mu allasen? Ayrıca ecnebilere üzülüyorum. Dayı ile amcayı ayıracak kelimeleri yok. Bilmiyorum belki başka dillerde vardır ama Avrupa dillerinde yok mesela böyle bir ayrım. Hiç dayı ile amca bir olur mu? Dayı daha bize yakındır, daha candır, amca gibi mesafeli değildir. Şöyle bir insandır dayı:
# Tuzla'ya gitmek için efsane otobüs 500T'ye bindim bugün. Tuzla da İstanbul lan. Vay anasını. Git git bitmiyor şehir. Asker ziyaretini de tecrübe ettim. İnsanın kardeşini iğrenç kamuflaj kıyafetleri içinde görmesi de bir tuhaf hissettiriyor. Annem elleriyle yaprak toplayan askerlere bakıp "tırmıkla daha kolay hallediverseler ya" dedi. "E o zaman mantıklı bir şey yapmış olurlar anne." dedim. Çok mantıksız işler bu işler sahiden.
# Annemin İETT'ye yabancılığı beni çok eğlendiriyor. Dengeyi sağlamakta çok zorlanıyor mesela otobüs hareket ettikten sonra. Her otobüste oturulabileceğini zannediyor. Geçen bir otobüste bir hayli ayakta yolcu vardı ama balık istifi değil, bana gayet makul görünüyordu. Ben ilerleyebildiğim kadar ilerledim, arkamı döndüm baktım benimkisi biletçi adama kızıyor ne bu insanlara eziyet ediyorsunuz diye. Düşündüm aslında haklı kadın. Ama rezilliği o kadar kanıksamışız ki. Nefes alacak delik kalmayana kadar üst üste bindirilmedikçe kimse sorgulamıyor çok dolu otobüsleri. Bir de iettyi dolmuş gibi kullanmaya çalışıyor annem. İnecez burda gel düğmeye basalım diyorum. Burada durmasın biraz daha ileri gitsin diyor. Eldürür insanı bu annem.
# Rumca-Lazca kelime dağarcığıma bir kelime daha kattım geçenlerde. Çosa. Sahil demekmiş. Ama o "ç" çok zor çıkar benden. Ehlinden duymak lazım. Bildiğimiz ç gibi değil. Çok acayip gırtlaktan gelen "h"ler vardır bir de. Halhaliga kelimesini hatırlattı geçen akşam soulfrog. Bizimkiler öyle lüzumsuz kelimeleri biliyorlar ki aklım şaşıyor. Ne demekti kız bak yine unuttum. Çok lüzumsuz bişiydi ama.
# 2 gündür loop vaziyetinde Locke'd Out Again dinliyorum nedendir bilinmez. Allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın. İnsanın içini karartıyor bu eserinde Michael Giacchino.
# Bir de dün uyumadan 3-4 kez bunu izledim. Bugün şarkı çınlayıp durdu beynimde. Neyse ki çok optimistik:
# Geçenlerde E.R.'ın finalinden önce hazırladıkları özel bölümü izledim. Zamanında böğrüme öküz oturtan anları hatırladım. Taa ortaokulda TGRT'de Türkçe dublajlı seyrediyordum ben bu diziyi gecenin bir yarısı tek başıma. Doktor olmak istememe neden olacak kadar etkilemişti beni. Dizi yaşananlar ve karakterler açısından oldukça realistik olsa da söz konusu doktorların idealistliği bir hayli ütopikti aslında. Neyse Somewhere Over The Rainbow'un ağlatabildiğini de görmüştük Mark Greene sayesinde. Son bölümde kendisinin çok güzel bir şekilde yer bulması çok duygusal olmuş diğer bütün bitiş öyküleri gibi. E.R.'ı seviyorum.
# Yine hüzünlendim bak. Neyse ki Umut Sarıkaya var:
Yatalım uyuyalım ya. 2012'ye ne kaldı şunun şurasında?
24 Ağustos 2010 Salı
Kime gönderilen: Mahalle muhtarlığı
Böylesi şeker ve naif bir şeyi en son üniversitedeki ikinci yılımda memleketten bana kart gönderen küçük kardeşim sayesinde görmüştüm. Mektup zarfının eskiden(hâlâ da olabilir ama ben yazmıyorum) "Sayın" yahut kısaca "Sn." yazdığımız kısmına "Bayan" yazarak daha zarfı açmadan beni kopartmıştı kendisi. Ama bir yandan da gözleri nemlendirmişti. Çocuksu saflık hep etkilemez mi bizi?
Neyse işte, bu başlığı da yaklaşık 2 ay önce taşındığımız mahallenin çocukları atmış aslında. Bugün ikamet işleri için muhtara gittiğimizde 2 tane kavruk oğlan gelip muhtara soran gözlerle bakmaya başladılar. Ne ayak anlamaya çalışırken muhtar hanım bir mektup gösterdi. Zarftaki gönderilen kısmına "kime gönderilen: mahalle muhtarlığı" yazmış bu zıpırlar ve arkadaşları. Muhtardan top sahası istemişler söz konusu mektupla.
Yani her tarafı güzel bir vaziyet. O yaşta bilinçli vatandaş olup haklarını savunmaları da, ufak bir hatayla da olsa bunu usulüyle yazıya dökerek dile götürmeleri de çok güzel. Her iki lafından biri "evet" haline gelen, üslubu boy tartışmalarına, kafatası ölçümlerine kadar indiren koca koca siyasetçiler de bu kadar geniş gönüllü olabilseler keşke.
Neyse işte, bu başlığı da yaklaşık 2 ay önce taşındığımız mahallenin çocukları atmış aslında. Bugün ikamet işleri için muhtara gittiğimizde 2 tane kavruk oğlan gelip muhtara soran gözlerle bakmaya başladılar. Ne ayak anlamaya çalışırken muhtar hanım bir mektup gösterdi. Zarftaki gönderilen kısmına "kime gönderilen: mahalle muhtarlığı" yazmış bu zıpırlar ve arkadaşları. Muhtardan top sahası istemişler söz konusu mektupla.
Yani her tarafı güzel bir vaziyet. O yaşta bilinçli vatandaş olup haklarını savunmaları da, ufak bir hatayla da olsa bunu usulüyle yazıya dökerek dile götürmeleri de çok güzel. Her iki lafından biri "evet" haline gelen, üslubu boy tartışmalarına, kafatası ölçümlerine kadar indiren koca koca siyasetçiler de bu kadar geniş gönüllü olabilseler keşke.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



