13 Ağustos 2010 Cuma

Tutunamayan şarkılar

Glee'den bahsetmeyeceğim. Ama loser kelimesinin bir el hareketi marifetiyle bu şekilde ifade edildiğini daha çok yeni öğrenmiş bulunmaktayım. Kafanın üzerinde "L" yapan iki parmak loserlık emaresiymiş meğer(thanx to jazz). İçinde loser geçen birtakım güzel şarkıları paylaşmak istedim esasen:

#En birinci olarak : The Beatles - I'm a loser
"I'm a loser and i'm not what i appear to be" derken dıştan winner gibi görünüp de içten "What have i done to deserve such a fate?" diye soranların sesi olmuş John Lennon 1964 tarihli Beatles For Sale albümünde. 40 seneyi aşmış ama hala kendimizi bulabiliyoruz eserde.

#Sonracıma : Beck - Loser
Kaç yıllık şarkıymış meğer ama Glee sayesinde öğrendim. Linke de Glee coverını koydum zaten. Bu şarkıyı daha çok sevmemin bir nedeni ise nakaratında İspanyolca "Soy un perdedor" demesidir.

#Ayrıca: 3 Doors Down - Loser
Damar playlistlerde "Here Without You" ile her daim yer edinmiş olan Amerikalı grup 3 Doors Down şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu şarkıya da imza atmış. 2:30'dan sonra şarkı başka bir boyut kazanıyor yalnız.

#Bir de: Maybe This Time
Bu şarkı Cabaret adlı müzikalden orjinalinde. Ama Glee'deki Kristen Chenoweth yorumu son derece leziz olmuştur. Şarkıda loser geçmiyor ancak "Everybody loves a winner, so nobody loved me." deyip gereksiz umutlar taşıyan "belki bu sefer"lerden geçilmediği için görevini fazlasıyla yerine getiriyor.

# Unutmadan: Coldplay - Lost!
Sonundaki ünlem işaretine kurban olduğum bu nadide eser "Just because i'm losing doesn't mean i'm lost." şeklinde başlayarak en sevdiğim Coldplay şarkılarından birisi olmuştur.

#Son olarak: Dolores O'Riordan - Loser
Dünyadaki en özel seslerden birine sahip olduğunu düşündüğüm Dolores ablamız bu şarkıda loserım diyeni ıslak meşe odunuyla kovalamak lazım gibi bir ana fikir ortaya koymuş olsa da, loser bünyeler zaten kendileri de aynı şeyi zaman zaman hissedip kısır döngülerde çılgın attıkları için bu şarkıyı bağıra çağıra eşlik ederek dinlemekte bi beis görmezler.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Why?

"Sana istediğin her şeyi verdim. Neden bana hâlâ bunu yapıyorsun? Ne istiyorsun benden?"

Neden dünya bu kadar adaletsiz? Neden hayattan ölesiye nefret ettiğim günlerde kendimi delice yok etmek isteyip de yapamıyorum? Neden hep bir yerlerde küçücük bir umut kırıntısı kalıyor geleceğe dair? Neden yenilip yenilip tekrar başlamaya çalışıyorum? Neden her şey çok güzel olacak laflarına inanmaya zorluyorum kendimi? Neden sürekli bir işaret bekliyorum? Neden mucizelerin varlığına inanmak istiyorum? Neden herkesi kendim gibi zannediyorum? Neden her seferinde kandırılıyorum? Neden yalan söylemeyi beceremezken kendimi yalan söyler vaziyette buluyorum? Neden hiçbir küçük düşürücü anı hafızamdan silemiyorum? Neden en küçük tökezlemede hepsi birleşip karşıma çıkıyorlar? Neden mutluluk bu kadar kısa sürerken acılar katlanarak büyüyor? Neden ayrılıklar hep hüzünlü? Neden bütün şehirlerarası otogarlar birbirine benziyor? Neden insanlar hayatı karmaşıklaştırıyorlar? Neden birbirlerini vurmayı öğretmek için birinin sevgilisi, birinin oğlu, birinin kardeşi uzaklaştırılıyor onlardan? Neden dostça yaşayamıyoruz? Neden zorlaştırıyoruz her şeyi? Neden özgür olamıyor hiç kimse? Neden postmodernleştikçe ilkelleşiyor insanlar? Neden insanlıklarını unutuyorlar? Neden milyonlarca sperm arasında birinci gelerek bizi meydana getiren spermi bile seçemiyoruz? Niye birimiz California'da doğarken birimiz Bağdat'ta doğuyor? Neden birileri hayata hep 1-0 önde başlıyor ve farkı sürekli açıyor? Neden yoruyor bu hayat bizi?

"Neden hep benim üzerime yağıyor yağmur?"



 

6 Ağustos 2010 Cuma

Yanıyorum, yanıyor musun?

Arkadaş bu ne yav? 7 senedir İstanbul'da yaşıyorum hiç bu günkü kadar bunalmamıştım sıcaktan. Bilmem kaç fahrenheit hissetmişiz bugün. Ah o nem yok mu? Bizim bozkırda gündüz sıcak olur, öğle vakti sokağa çıkarsan tepen delinir ama gece rahat uyursun. Böyük şeher hiç öyle değil. Uyutmuyor insanı yapış yapış. Üstüne üstüne geliyor nem.
Sıcak sarhoşluğu gibi bir şey olduğunu fark ettim. Sarhoş olmaya başlarken yanlış söylediğinin farkında olmana rağmen bazı kelimeleri düzgün söyleyemezsin ya, bugün saçma sapan cümleler kurdum, kelimeleri hatırlayamadım, derdimi anlatamadım, anlatmaya üşendim filan.
Sadece cacık ve buzlu çay ile beslensem bir sakıncası var mı diye düşünmüyor değilim. Onlardan başkasını çok çekemiyorum.
Şükür şu an bulunduğum koordinatlarda rüzgar kendisini göstermekte.
Cacıktan başka iç ferahlatmak için bir de şunu izliyorum. Dansçılarımız zaten süper de, bölümün yönetmeni Joss Whedon da yine gösteriyor bence farkını:

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Ağustos da gelmiş

# Araya bir sürü zaman, insan, mesafe girmesine rağmen sanki hiç ayrılmamış gibi buluşulan arkadaş ne güzel arkadaştır. Sanırım gerçek arkadaşlık böyle oluyor. 7 ay, binlerce kilometre ve bir sürü Fransızdan sonra bir banka sırasında 1 saat bekleyip, beklemekten sıkılıp işlemi yarıda bırakıp gitme salaklığını yaptık bugün B. ile. Ama daha az evvel ayrılmışız, yarın birlikte derse girecekmişiz gibi güldük. Yanında çekinmeden saçmalayabildiğin insan değil midir zaten arkadaş? I love you Betty :)
# Bu da sana bahsettiğim sözlükte görüp de aşık olduğum ayakkabı. Harbiden bunu giyemem lan ben. Kıyamam yani giymeye. Sanat eseri gibi. Köşede dursun, bakarım öyle.
# Ahaha, sadece köşede dursa izlenecek bir insan da bu Matthew Fox bence. Çıkartamayanlar için eski hobitlerden Dominic'e öpücük konduran abimiz diyeyim :) Orda Josh var asıl dersen senin bileceğin iş. Ben kendisine olan histerik ilgiyi anlayamayanlardanım. Asıl değinmek istediğim konu, Matthew abimizin yaşlandıkça daha da karizmatikleşmesiydi. Tnt'de kendisinin 20'li yaşlarına, 90'lar kıyafetlerine ve en önemlisi uzun saçlarına tanıklık ettiğimiz Aile Bağları(Party Of Five) dizisi gösteriliyor hafta içi her gün. Tatlı bir dizi aslında. Lost'a başlamadan, dolayısıyla Jack Shepard'dan habersizken izliyordum ara ara. Bu rolde de Jack Shepard triplerine rastlasak da, asıl önemli tespit Metyü'nün kısa saçı keşfetmesinin çok yerinde bir karar olduğudur.
# cnbc-e Spartacus Blood and Sand dizisini gösterecekmiş. E höh gerçekten. Sigara içiliyor diye koskoca bir HIMYM bölümünü atladılar bu sezon, oldukça pornografik bu diziyi nasıl gösterecekler merak ediyorum. Kesip yapıştırıp reklam kuşaklarına filan sığdırabilirler bence.
# Taksim-Levent metro trenleri yenilenmiş. Daha da ferah olmuş ortam. Bir de klimaları açıyorlar buz gibi. Bu sıcakta en tercih edilesi toplu taşıma aracı. Her yere gidebilse keşke.
# 2 gündür nasıl bir sıcaktır arkadaşım. Dün gözümün içinin bile yandığını hissediyordum. Bu sabah havayı bulutlu görünce sevinmiştim yağmur yağacak diye, öğleden sonra yaptı yine yapacağını. Neyse ki neredeyse dağ yamacında oturuyorum da akşamları esiyor püfür püfür.
# Yedek Subay Sınavı denilen şey de ülkemdeki bütün sınavlar gibi gençlerin yaşama enerjisini ciğerlerinden söküp almak için yapılan bişiymiş. Kardeşceğizim de yılın en sıcak günü 10 saat sıra beklemek suretiyle tecrübe etti dün bunu.
# Bu albüm kapağıymış sanırım. Bir de şarkıyı dinleseniz kendinizi parçalayasınız gelir. Ciddi ciddi yapmışlar bunu. Bu fotoyu da twitpic'e koymuşlar biz yaparken çok eğlendik diye. İnsanın inanası gelmiyor.
# Tarkan geri mi dönüyor nooluyor? Sürekli televizyonda görüyorum. Acımayacak filan diye bir kıza seslendiği yeni bir şarkısı var onu duydum. Allah selamet versin.
# 118'le 80'in takside karşılaşıp birbirlerine mal mal seslenmelerini dakika başı göstermek bir işkence metodu olarak kullanılabilir. Hayır sonrasında Coca Cola'nın denize hava püskürtmeli şişeden atlayan gençler temalı reklamını görüyorsun, bu reklamsa bu ne diyorsun mecburen.
# Serin günler dileklerimle, sevgiler.

1 Ağustos 2010 Pazar

Zamana meydan okuyan aşk mı istediniz?



Penny: Hello.
Desmond: Penny.
Penny: Desmond.
Desmond: Penny, Penny you answered. You answered Penny.
Penny: Des, where are you?
Desmond: I’m..I’m..I’m..I...I’m on a boat. I’ve been on an island and oh my god Penny, is that really you?
Penny: Yeah..Yes it’s me.
Desmond: You believed me, you still care about me.
Penny: Des i’ve been looking for you for the past three years. I know about the island....and then when i spoke to your friend Charlie that’s when i knew you were still alive. It’s really you, i wasn’t crazy. Des, are you still there?
Desmond: Yes, yes i’m here. I’m still here, can you hear me?
Penny: Yeah, yeah that’s better.
Desmond: I love you Penny..I’ve always loved you..I’m so sorry..I love you.
Penny: I love you too.
Desmond: I don’t know where i’m but...
Penny: I’ll find you Des...
Desmond: I promise...
Penny: No matter what...
Desmond: I’ll come back to you...
Penny: I won’t give up...
Desmond: I’ll promise...
Penny: I'll promise...
Desmond & Penny: I love you...

Ne kral abimizsin sen Desmond, ne güzel yengemizsin sen Penelope. Sevdiğinin zalım babası bir yudum viskiyle senin insanlığını karşılaştırmaya çalıştığında da gözlerimizi doldurmuştun Desmond, Yaşar Usta gururuyla holdingden çıkıp kravatının üstünde zıpladığında da. Sana her coward deyişlerinde içimiz kötü oldu, 5 sterlinlik fotoğrafın parasını ödeyemeyip aşk yeterli değil, iyi insan olmak yeterli değil dediğinde de yıktın geçtin bizi.
Ama tüm bunlara rağmen şanslıydın. Çünkü senden hiç vazgeçmeyen bir Penelope'ye sahiptin. Şöyle güzel sözlerle en umutsuz anını aydınlatan Penny'e:

"Please don't give up, Des. Because all we really need to survive is one person who truly loves us. And you have her."

Böylesi sağlam "sabit"lerle karşılaşmak dileğiyle. Si yu in anadı layf brada.

30 Temmuz 2010 Cuma

Substitution


“Hayat böyle bişi mi yani? Sürekli birilerinin yerine başkalarını mı buluyoruz?” diye sormuştu David babasına, sonunda kendisine işkence etmesine rağmen aşkından bir türlü terk edemediği sevgilisi Keith’e postayı koyabildikten sonra. “Aşağı yukarı böyle, bazı insanlar bunu diğerlerinden daha hızlı ve sık yaparlar sadece.” diye cevap vermişti Nathaniel de.

Bazı insanlar bunu gerçekten de çabuk yapabiliyorlar. Şaşırtıyor beni bu durum. İnsanlara güvenmesi zaman alan, bu yüzden de çok sayıda arkadaşı olmayıp da, arkadaşlıkları dostluklara dönüşen bir insan olarak ben bile, bir zamanlar çok yakınım olduğunu zannettiğim bir sürü insana kader bir yerlerde tekrar karşılaştırmazsa sonsuza dek elveda dedim mesela.

Yatılı okul arkadaşları en yanıltıcısıymış bunların. Henüz çocuk denecek yaşta ailenden ayrılıyorsun. Hocaların topu psikopat, şartlar berbat, ortam hapishane ile kışla arası, bütün bunları çalışıp “kazanmanın” karşılığı olarak “haketmiş”sin üstelik. O çılgın dünyada yatakhane arkadaşların can yoldaşın oluyorlar. Kardeşinden daha yakın oluyorlar. Bir sürü yürek parçalayan anıyı paylaşıyorsun. Gülmekten geberdiğin anları da tabii. Sonra başka bir şeyi “kazanıyoruz” topluca. Herkes kendi yoluna gidiyor. İlk yıllarda yine birkaç kez görüşüyorsun ama bir süre sonra, nerede nasıl yaşadıklarına dair hiçbir fikrin olmuyor. Bu durum zaman zaman aklıma düştükçe burun direğinin sızlaması denen şeyi yaşıyorum ben.

Yatakhane arkadaşlarımdan bir tanesiyle ev arkadaşlığı da yapıp İstanbul’u yenmeye birlikte başlamıştık mesela.  Liseden beri sevgilisi olan arkadaşımız da bizle kalmıyordu ama hemen hemen her gün bizleydi. Sonra ne olduğunu anlamadan ayrıldık. Hiçbir tartışma yapmamıştık. Küsmemiştik üstelik. Sadece ayrılmamız gerekiyordu artık. Eşyaları nasıl paylaşacağımıza dair yapılan telefon görüşmesinden sonra bir daha görüşmedik. Yakın zamanda evleneceğini duydum sevgilisiyle. Birkaç sene önce olsa bu ilişkinin en yakını olan ben her şeyin şahidi olarak nikah şahitliği görevini tam anlamıyla yerine getirecektim belki, ama şimdi, davetli bile değilim bu düğüne. Birbirimizin yerine başkalarını koyup yola devam etmişiz işte.

Ama bu tarz sonsuza dek hayattan çıkmaların en acısı para pul mal sebebiyle olanlar. En yakının zannedip, değer verdiğin, bağlandığın, sevdiğin insan meğer sadece menfaat için senin yanındaymış. . Bir insanın maddiyat yüzünden başka bir insanı incitebilmesi düşüncesini aklın almıyorsa, değer verdiğin insanın gözünde en önemsiz malın bile senden daha mühim olduğunu anladığın zaman çökersin işte.  Bunu fark ettiğin an “Hayat yediğin kazıkların bileşkesidir.” klişesinin boş yere klişe olmadığını anladığın andır. Senin hatırladıkça canını yakacak, muhatabının ise muhtemelen umurunda bile olmayacak bir anın daha olur böylece. Afiyet olsun.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Yuvarlakları Karalamak

# Sabah mutlu uyandım her şeye rağmen. Bu aralar pek rastlanmayan bir durum. Twitter'dan kazandığım hediye kitapları getiren kargocu çocuğun diafondan adımı seslendiğini duyup uyandım. Hare likör 2 kitabın yanında güzel siyah bir de kupa koymuş, sevindim.
# Marmaray Üsküdar'ın içine etti resmen. Özellikle Ataşehir gibi taraflardan gelen otobüslerin indirdikleri yerlerden sahile ulaşmak için bir sürü labirent gibi yoldan yürümek gerekiyor. Bu arada benim gibi yürüme seven bir insan değilseniz Harem'den Üsküdar'a yürümek göründüğü kadar kolay değil, bilginize.
# Bugünün Kabotaj Bayramı olduğunu motorla Beşiktaş'a yanaşırken denizin üzerinde tören yapan beyazlar içinde bahriyelileri görünce hatırladım.
 # cnbc-e dergi Temmuz sayısını, dergideki son birkaç aylık tatsızlıktan dolayı almakta kararsızdım. Diziler bittiğine göre iyice yayarlar artık diye de düşünmüştüm. Lakin elinde kanlı bıçakla sus işareti yapan Dexter'ın kapı uyarısını ve kapakta Scully ile Mulder'ı görünce dayanamadım. İçerik de beklentilerimin üzerinde çıktı. Kült dizilerle ilgili dosyalar eğlenceli olmuş.
# Uykusuz alıp almamaktaki tereddütüm ise kısa sürdü. Metin Fidan çok yanlış bir transfer oldu bence. Umut Sarıkaya'nın yazısını da göremeyince bıraktım hemen dergiyi. Uykusuz ile aram iyice soğudu zaten.
# Ve evden çıkış amacım; 4 saate yakın süren sınav. Sınavımız 3 aşamadan oluşmaktadır: Genel Yetenek, İngilizce ve Kişilik Envanteri. Optik formlardan kurtulamıyoruz. Geleceğimizi yuvarlak karalayarak belirlemiştik bakın ne oldu. Üniversiteye girdikten sonra yuvarlak karalamaktan kurtulurum sanmıştım. Daha beter oldum. Cem Yılmaz ne güzel dalga geçiyordu. "Dışına kaçırmayın" diye başımızda adam bekletiyorlardı diye. Sıçıyoruz sanki.  Bugün de başımızdaki kadın telefonlarımızı topladı. Koskoca adamı azarladı ayrıca gözümüzün önünde. Gerçi o herif hem geç kalıp hem tüm ikazlara rağmen telefonunu kapatması gerektiğini anlayamamasına rağmen yine de benim yerime işe alınabilir ki çok sinir bozucu ama yine de bildiğin artizlik yaptı kadın.
Genel Yetenek Testi'ne Zihinsel Beceri Testi de deniyor. Bugünkünün üstünde öyle yazıyordu. E ben takıldım tabii buna. Gerizekalı mıyız lan. Üniversite bitiren herkesin IQ'su 90'ın üzerindeymiş diye bişi okumuştum bi ara. IQ da yalan diyorlar gerçi. Her şey yalan anasını satayım. Hele bu Genel Yetenek Testi denen şey. İnsanın sabrını sınıyor. İşlemler, grafikler filan tamam da, şu şekillere sinir oluyorum. O ne lan. Maymun gibi hissediyom kendimi.
İngilizce Testi'miz oldukça taşşaklıydı bu sefer. İlk kez duyduğum Bulats diye bir test yaptılar. 1 saati listening idi. Beynim zikildi afedersiniz.

Ancak hiçbiri Kişilik Envanteri denen zamazingo kadar sinirlendirmiyor beni. Elin Amerikalısı Kanadalısı oturmuş psikoloji üzerine çalışmış, bu soruları hazırlamış. Bizimkiler de Türkçeye çevirmişler bir zahmet. Zaten piyasada dönen 3-5 çeşit test var. Tüm soruları ezberledim artık sınava girip çıkmaktan. En kötüsü hiç zannetmiyorum onun sonuçlarına baktıklarını. İK personeli uğraşır mı lan onu okumaya değerlendirmeye. Görüşmeye cv'mi getirmeyi unutup 2 dakika sonra "Sizce sorumululuk ne demektir?" diyen İK'cı gördüm ben. Çoğu cv'leri okumuyorlar bile. Neyse işte, sonuç olarak 240 soruluk yuvarlakları ipe ipe doldurduk güya kişiliğimizin işe uygunluğunu ölçecek envanter için.
# 4 saatlik işkence bittikten sona gerçek dünyaya zor attım kendimi başım dönerek. Barbaros Bulvarı'nda Kafe Pi'ye çıkmadan bir pizzacı açılmış. Lezzetini bilemem ama fiyatları uygun ve şirin bir yere benziyor. Bu arada Vedat Milor'un kızını gördünüz mü? Adamdan daha gurme maşallah.
# Öğrenci akbilimi de elimden almalarına az kaldı. Üzülüyorum. Tam akbil çok pahalı lan. 1,5+0.75 nire, 0.85+0.21 nire? Temmuz'un sonuna kadar değil miydi bizim eskilerin süresi arkadaşlar? Ben mi yanlış okudum. Kardeşim Temmuz'un başında bitiyor süreleri diyerek hüzünlere gark etti beni. Tabii okulum bu noktada yine yapacağını yapmış. Zira İstanbul'da bile okumayan kardeşim mezun olmasına rağmen öğrenci belgesi alarak yeni akbil çıkartmayı başardı. Bizimkiler daha dersler bitmeden elimizden öğrenci kartlarımızı bile almışlardı. Te allam. Kimse gitmesin bu okula bak söylüyorum. GSÜ'ye gitmeyin. Öğrenci olarak yani. Gezmeye gidebilirsiniz. Güzel manzarası var. Başka da bi boku yok.
# 319 nolu halk otobüsü senden nefret ediyorum. Ama sensiz de olmuyor maalesef.
# "Kaydı yayınla" derken Sıla Gençoğlu "Ben yoruldum. Söyle, senin gücün var mı hala?" diye şakıyordu. Kaç yenilgi var ömürde sahiden?